Bugun...
22-07-2014 15:40:00 büyüt küçült

Türkiye Ve Karadeniz Ekonomisinin Satırbaşları

Türkiye Ve Karadeniz Ekonomisinin Satırbaşları Güçlü Bir Ekonomi İçin Yargı Yasama Ve Yürütme Üçgeninde Güven Şarttır...

Türkiye ekonomisi, siyasi hareketliğe bağlı bir ekonomidir. dolayısıyla dünyanın her yerinde ekonomik gelişmeler  gerçekten o ülkelerin satın alımlarıyla, üretimleriyle paralel giderler. Fakat Türkiye'de bunlar maalesef bu şekilde olmuyor. Aslında Türk müteşebbisinin üreten üretmeye çalışan yerinde duramayan araştıran bir yapısı vardır. Hele hele son zamanlarda özellikle yurt dışındaki iş sahalarının yoğun bir biçimde açılması ve bu alanlara dönük yatırımlar yapılması, biraz önü açıldığında Türk müteşebbisinin neler yapabileceğine örnektir.  Avrupa'ya baktığımızda, 1960 senelerinde Avrupa'ya işçi giden Türklerin  önemli bir kısmı etkin sanayici,  etkin iş adamı, etkin üretici pozisyonuna gelmiştir. Şu anda Almanya'ya,  işçi olarak giden Türkler, Almanları istihdam edecek pozisyona gelmiştir.  Yani Türk milletinin azıcık önünü açtığında neler yapabileceği yurt içinde ve yurt dışında çok net olarak görülmektedir.

                Dolayısıyla Türk insanının  müteşebbis ruhuyla,  girişimciliğiyle alakalı bir sorun yoktur.Biz çok kötü yönetiliyoruz.  Geçmişten bu güne siyasi erk, Türk müteşebbisinin önünü açmak yerine,  kapatmıştır, engellemiştir. Bunun sebebi ise devletin  müteşebbise ön yargıyla bakmasıdır.  Devletinin milletine inanmadığı, milletin devletinden beklentilerinin karşılanmadığı bir durumdan bahsediyoruz.  Müteşebbis teşvik istemiyor, kredilendirme istemiyor.  Müteşebbisin kendi imkanlarıyla yapacağı yatırımın devlet tarafından bürokrasiye boğulmamasından başka bir talebi yoktur.  Şunu açıkça söyleyebilirim ki,  milletin teşebbüs ruhu devletin çok çok önünde.  Devlet hala hantal ve müteşebbisi arkasından çekiyor. Millet ise tüm bunlara rağmen hala koşmaya devam eden bir engelli atlayıcı gibi. Bu kadar dinamik bir toplumun önüne bu kadar set çekilmesi günahtır.

 

GÜÇLÜ BİR EKONOMİ İÇİN  YARGI YASAMA VE YÜRÜTME ÜÇGENİNDE GÜVEN ŞERTTIR...

Diğer bir husus,  bugün yaşanan ve yargıya intikal eden siyasi çalkantılar. Siyasi çalkantıların ötesinde bugün yüz yüze kalınan,  yargıda yaşanan problemler, bunların tamamı da dışarıdan gelecek  olan yatırımcının önünü ciddi bir manada kesen olumsuz hareketlerdir. Bugün baktığımızda dışarıdan gelen sıcak parayla devlet kendi ekonomisini,  kendi mali gücünü belli nispete getirmiş olabilir. Böyle bir sıcak paranın dışarıdan Türkiye'ye transfer edilmesinin en büyük nedeni Türkiye'de gerçekten güvenilebilir bir ortamın ve yargının olmasından kaynaklanmıştır.  Şimdi yargıdaki sıkıntıların oluştuğu böyle bir durumda  sizin dışarıdan yatırımcı olarak paranızı getirip buraya yatırmanız ciddi bir riski beraberinde taşır. Dolayısıyla yabancı yatırımcı bunları hesap eder. Yatırımcı bir ülkeye gittiğinde,  o ülkede yaptığı  yatırımın  başına bir sıkıntı geldiği zaman,  yatırımına halel gelmeyecek bir ortam içerisinde, kayba uğramayacağını bildiği bir adalet mekanizmasının çalıştığına güvenmek ister. Ancak maalesef  Türkiye'de  bu güven kaybı da var. Tüm bu kaos ortamı,  bizim ekonomimize maalesef menfi etki yapan durumlardır. Bunları aşarız umarım,  ama ülke kan kaybediyor. Burada esas yapılacak olan şey kendi yaşamımıza kendi durumumuza bağlı olarak bir arayış içerisine girmekten uzak toplumun bütününü kavrayabilecek düzenlemeleri yapmak mecburiyetinde olduğumuzdur. Yani hiç kimse kendine göre bir ortam yaratmaya gayret etmesin. Eğer böyle bir şey yapmaya kalkarsanız bumerang  gibi döner  kendinizi vurursunuz. Türk ekonomisi kırılgan bir yapısı var.                                Güven ortamı yaratmak zor değil. Bakın ben güven dediğim zaman iktidara güvenden bahsetmiyorum, bir bütün olarak yürütmeye de güveneceğim,  yasamaya da güveneceğim,  yargıya da güveneceğim. Bunu temin edecek olan yine bu toplumdur. Yani bu toplum böyle bir ortamın yaratılmasına dönük seçimler yapacaktır, tercihler yapacaktır, tepki koyacaktır. Yani bugün bana dokunmayan yılan bin yaşasın kabilinden  baktığın zaman yılanın yaşadığı süre içerisinde bir gün senide gelip sokacağını anlayacaksın. Dolayısıyla yasalarda ve yönetmeliklerde yapılacak yeni  düzenlemelerde sivil toplum kuruluşları özellikle odalar, vakıflar, dernekler  kendi  ağarlıklarını hükümete hissettirmelidirler. Bu iş benim için yapılıyorsa ben bu işin içerisinde olmalıyım iddiasında olmalıdırlar. Bugün yönetmelikler,  kanunlar  yapılırken bunları sivil toplum örgütlerine sorarak yapıyoruz da diyebilirler. Ancak  bunlar göstermelik hareketlerdir. Yani belgeyi gönderirler,  siz orda ne kadar itiraz ederseniz edin,  bazı konularda maddelerde yapılması gereken değişikliklerle alakalı görüş bildirin, onlar gene kendi bildiklerini yaparlar. Dolayısıyla böyle olmamalıdır, burada ciddi tepkiler koyulmalıdır. Sivil toplum örgütlerine ve meslek örgütlerine çok ciddi görevler düşüyor. Bütün bunların yapılması demek  bu işlerin toplumun elinde olması demek.  Toplum kendini çekerse,  toplum beni ilgilendirmez onlar daha iyi bilir derse bugün yaşadığımız sorunları yarın da yaşamayacağımızın garantisi yoktur.  Herkes aklını başına toplamalıdır. Yakın geçmişte oluşan bir güven ortamında,  bizim hem yurtdışı ilişkilerimizde hem yurtiçi ilişkilerimizde belli bir ivme yakalanmıştı ve belli bir rahatlama oluşmuştu insanlar biraz daha kendine güveniyordu,  dışarıdan gelenler  ülkeye güveniyordu ve bu nedenle de diğer yakın çevremizde ki ülkelerden özellikle Avrupa'da ki ülkelerden refah açıcından biraz daha ön plana çıkmış bir ülke olarak sivrilmiştik. Bu güvenle alakalı bir şeydi şimdi birazcık bu farklı ortamlar oluşup,  güven kaybı söz konusu olunca yatırımcıda yatırımını durduruyor.  Bugün doların çıktığını görüyorsunuz, Euro aynı şekilde bütün ekonominin tepetaklak olduğunu gösteriyor . peki nasıl düzelecek, yine dediğim gibi günü kurtarmak adına yapılacak olan yasal düzenlemelere bu işin altında kalkılması daha büyük kaosları beraberinde getirir.  Kendini kurtarmak adına kimse arayış içerisinde olmasın toplumu kurtarmak adına toplumun geleceğini  düşünerek hareket etmek  adına neler yapılabilir herkesin bunu düşünsün. 

                Yeni anayasa düzenlemesi gündemde, bu çalışmanın  olabilmesi için öncelikli olarak toplanmış olan anayasa komisyonunda Türk insanının, Türk ulusunun yaşamına uygun,  toplumun genel katmanlarından  kabul gören bir ana yasayı, herkesin kabul etmesi gerekir.  Yani  anayasa toplumun birlikte yaşamasının bir manifestosudur. Bu toplumun değişik katmanların bir arada yaşayabileceğinin önemli bir belgesidir. Siz bu birlikte yaşamanın belgesini oluşturamazsanız o zaman herhangi bir kanunla yapacağınız  düzenleme güdük kalır. Düşündüğünüz, arzu ettiğiniz ortamın oluşmasının önüne engel olur. Hukuk devleti olamazsınız.  Şu durumda  anayasa komisyonunda herkes,  tamamen siyasi  mülahazalarla yola çıkarak düzenleme yapmak istiyor,  herkes kendi meşrebine uygun düzenleme yapmak istiyor. Böyle olursa, ortak nokta bulunması çok zor oluyor. Siyasi  görüşe sahip olan kişilerin anayasa yapmasını ben şahsen uygun bulmuyorum itimat edemiyorum.  Kim yapmalı ?  Bunu akademisyenler yapacak,  bunu meslek örgütleri yapacak ,  bunu toplumun değişik katmanlarından katılacak olan  uzman kişiler yapacak.

 

 

 

GÜCÜN YANINDA DEĞİL HAKLININ YANINDA OLMALIYIZ...

                Yaşamış olduğumuz bu çerçeve içerisinde,  önümüzdeki yıllara bakacak olursak bizim yapacağımız şey biraz önce bahsettiğim  şekilde, toplum olarak medeni reaksiyon gösterebilen bir duruma girmemiz lazım.  Gücün yanında değil haklının yanında olmak mecburiyetindeyiz.  Çekinerek korkarak kendine ait olan güveni yitirmemelidir insan biz her şeyden önce toplum olarak bizi ilgilendiren konularda duyarlı olmak mecburiyetindeyiz . Bütün bunların olabilmesi için,  benim  hükümete değil de, sivil toplum örgütlerine,  meslek kuruluşlarına mesajım var;  bu noktada kendi sorumlulukları olan alanlarda, kendi adlarına kanunlar yapanlara kendi varlıklarını duyursunlar.  Kendilerine rağmen kendi duyarlılıklarına rağmen hiç kimse onları dikkate almadan kanun yönetmelik yapmasın. Bütün bunların oluşması ancak ve ancak sivil toplum  örgütlerin bu işin içine girmesiyle mümkündür. Öncelikle sivil toplum kuruluşlarının sivilleşmesi gerekir.  Ben sivil toplum örgütlerinden şikayet dinlemekten çok öneri dinlemek istiyorum. Bu örgütlerin hem ekonomik yönden hem siyasi yönden birtakım kuşku ve kaygıları varsa bunları şikayet ederek ifade etmeleri doğru değildir. Burada önerilerinin hayata geçirilmesi yönünde daha  tutarlı, daha  dirençli, daha  araştırıcı ve dayatıcı olmalıdır. Yoksa siz bana dikte edin ben sizin dediğinizi  hemen yaparım bu şekilde sivillik olmaz.

               

                Türkiye'de bir sistem sorunu yoktur. Türkiye'de mevcut sistemi işletemeyen bir anlayış sorunu vardır. Türkiye'de mevcut sistem eğer düzgün çalıştırılmış olsa bizim kanunlarımız yeterlidir. Bugün en kötü dediğimiz seksen iki anayasası bile üzerinde birtakım revizeler yapıldıktan sonra düzgün hale getirilip insanlar rahatlatılabilirdi. Böyle çok kökten değişikliklere gidiyorsan eğer,  bunu ancak sivil toplumla birlikte yaparak başarılı olabilirsiniz. Hangi sistemi getirirseniz getirin sonuçta insan odaklı bir sistem ise sizin insanınızın o işi ya da idarenin o işi ne kadar algılayıp ne kadar yürütmesiyle ilgili bir hadisedir. Yani kanunlarda hırsızlık yapma diyor, kanunlarda adam vurma diyor,  kimsenin malına ırzına tecavüz etme diyor bunlar kanunlar olmasına rağmen bunlar yapılmıyor mu yine yapılıyor dolayısıyla yasalarla kanunlarla bir takım şeyler çözümünden çok,    insanlarımızın işletebildiği hem yönetenin  hem yönetilenin işletilebildiği bir ortamı yaratmak gerekir .  Yani sistemi revize etmekten çok mevcut sistemi olgunlaştırmak  ve o sistem içerisinde kişiler üzerine düşenleri yaparsa  ancak işler düzelir.

                Gelelim Karadeniz ekonomisine; eskiden Rize'ye baktığımızda Rize'de çay parası ile İstanbul'da iş kuran, ev alan, hatta ve hatta gemi yapan çok hemşerimiz vardı .Bugün geldiğimiz noktada ise Rize'de çayıyla geçinen bir tane aile olmadığı  gibi orada çayını yarıcıya teslim etmiş olan insanlar neredeyse çayın toplanabilmesi için üstüne İstanbul'dan oraya para gönderir bir duruma getirildi.  Artık yarıcı diyor ki çayın tamamını bana vereceksin üstüne birde para vereceksin bu hale geldi çünkü senin çayını bahçeni evini ben kolluyorum. Yani Rize'de çay parasıyla bir insanın geçinebilmesi çok zor.  Rize'de bir tek Çaykur'a ait fabrikalara  vermiş olduğun çayın parasını alabiliyorsun. Onun dışında üreticinin özel sektöre verdiği çaydan asla para alması mümkün değil oradan para yerine kuru çay alıyorsunuz. Sonra birde verdiğin çayın karşılığında aldığın kuru çayı pazarlamakla mükellef oluyorsun.  Rize'nin ekonomisi çaya bağlı ne kadar katma değer yarattı bence Çaykur'un oradaki müstahsile vermiş olduğu parayla eşdeğerdi. Yani bugün Rize'de Çaykur ne kadar ödeme yapıyorsa bölgenin gayri safi milli hasılası o kadar. Kişi başına düşen gelir,  yok denecek kadar az bir miktarda. Memleketin ciddi sorunları var. Rize'nin ekonomisi İstanbul da yada  farklı yerlerde farklı bölgelerde çalışan gurbetçi insanlarımızın takviyesiyle ayakta durmaktadır. Maalesef durum o noktada. Daha iyi olur mu? Olur ancak tarım politikalarıyla alakalı yeni düzenlemelere ihtiyaç var. Pazarlama politikalarıyla alakalı yeni düzenlemelere  ihtiyaç var.

 Rize çayda çok önemli bir pazarı olabilir. Dünyada önemli pazarlardan bir tanesi olabilir ama ciddi değişikliklere ihtiyaç var. Teknik olarak ben size çok net izah edemesem de  biz bir kere organik tarıma geçmek mecburiyetindeyiz. Çayın nadas edilmesi lazım o toprağın bir harmanlanması lazım çünkü toprağa yıllardır gübre veriliyor.Toprak yanmış bütün değerlerini kaybetmiş artık hormonlanmış bir hale gelmiş.  Bu organik tarım alanları, organik çay bahçeleri  yavaş yavaş devreye sokulmalı , belli bir süre çay toplanmamalıdır. Çay toplanmadığı gibi o çay sökülüp toprak havalandırılmalıdır. Ciddi tedbirler almak lazım, hali hazırdaki durumda ne çayın gelişimesine ne onun para yapmasına ne de pazarlamasına imkan verebilirsiniz. İnsanların  günü kurtarmak adına bir şeyler yapmaması gerekir,  biz geldik gidiyoruz aman ben mi yapacağım dediği zaman anlıyoruz ki Çay için  Ekrem Orhon zamanında ne yapmışsa o günden bugüne değişen bir şey yok.  Karadeniz özellikle Rize'nin çaya bağımlılıktan kurtulması alternatif yatırım alanları da açılmalıdır.  Hesler  gündeme geldi, olabilir  kivi var kivinin ötesinde,  yaban mersini dediğimiz likapa var bunların orada  daha yaygın halde üretimi yapılabilir. Ama bir pazarlama sorunumuz var çayda dahil olmak üzere  bu fındıkta yok mu? Dünyanın en büyük  fındık  rekoltesine sahip ülkeyiz  ancak pazarı bizde değil bunun borsası Almanya'da bu kabul edilebilir bir şey değil üretimi sen de pazarı Almanya'da . Fındık Avrupa'da  başka bir ülkenin elinde olmuş olsaydı  herhalde tanesini  ilaç diye verirlerdi.  Bu yüzden  ciddi  tarım politikalarına ihtiyaç var orda verilecek olan mesajlarla insanlar belki sıkıntıya düşebilir ancak gelecek için elzemdir.  Geleceği kurtarmak adına işlemler yapılacaktır derseniz halkımıza belki  ikna olur

RİZE'DE ÖNCE SOSYAL YAŞAM REVİZE EDİLMELİ

Rize Spor'a uzun zaman hizmet etmiş birisi olarak,  karadeniz insanının spora ve özelliklede futbola yatkın bir anatomik yapısı olduğuna inanan insanlardan biriyim. Bölge insanının futbola yatkın bir yapısı var. Arazi nedeniyle,  yaşam koşulları nedeniyle,  sporu her türüne uygun yaşam dalı hem de futbola çok uygun bir mücadele ruhu olan bir insan  yaşamı vardır.  Karadeniz'e dışarıdan transfer yaparak,  orada yine günü kurtarmaya dönük  spor politikaları üreteceğimize biz Karadeniz bölgesini  Karadeniz insanını bir sporcu üretim merkezi  haline dönüştürebilecek projelere yol açmalıyız.  Nasıl yapacaksınız bunu? Bunlar eğitimle olur, futbol kulüplerine verilecek olan paralarla dışarıdan alınacak olan yabancı futbolcularla bu iş olmaz. Biraz önce çaydan bahsediyorduk ekonomik yapıdan bahsediyorduk işte orada ekonomik yönden de katkı sağlayabilecek unsurların başında spor gelir çok kabiliyetli çocuklarımız var, orada çok ham çok işlenmeye müsait çocuklarımız var. Ancak Rize'nin önemlide bir handikabı  var. Rize'de çocuk üniversite çağına, hatta lise çağına geldiği zaman Rize'yi terk ediyor. Bu yüzden  Rize'de önce sosyal yaşamı revize edecek , sosyal yaşamı teşvik edecek bir ortam yaratmak mecburiyetindeyiz.  Yani çocuk Rize'den  dışarıya çıkma ihtiyacı duymayacak hem tahsilini orada yapacak,  hem sosyal yaşamının  gereklerini orada bulacak, orada sağlayacak ki en azından liseyi bitirene kadar çıkmasın. Sporcu eğitimi ilk okuldan başlayarak, tahsilinide beraberinde yürütebileceği ve o çocuğun, o şehri terk etmeyeceği bir sosyal ortama kavuşmuş bir şehirden bahsediyoruz.  Böyle bir şehir ve böyle bir spor olgusu başlatmak zorundayız. Benimde hayalim o dur. Bugün Rize spora baktığımızda bugün iyi sonuçlar aldı yarın kötü sonuçlar alacaktır bunlar hep olağan şeylerdir. İstikrarı yakalayabilen istikrarlı bir futbol takımı yada spor takımı görüntüsü verebilmenin bugün alacağınız günlük  tedbirlerle erişebilmeniz mümkün değildir. 


Editör: E.Mesut ASLAN
Bu haber 966 defa okunmuştur.
HABER YORUMLARI


reklam
haber arşivi
ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKETİMİZE KATILIN

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer

Tüm Anketler
NAMAZ VAKİTLERİ